Hakkımda

Fotoğrafım
izmir, konak, Türkiye
this is the another way to touch the earth. just imagine and try to do something to anything. touch the people, touch the lives, touch the souls

13 Kasım 2011 Pazar

Kivilcimdan Volkana @ Atatürk'ün Öğrencileri

TÜRKİYE'NİN TEMELLERİNİ ATAN BİR NESLİN BELGESELİ



İlk olarak 10 kasım 2011 perşembe günkü Yeni Asır gazetesinde gördüm böyle bir projeyi. Merakla okumaya başladım. Cumhuriyetimizin ilk yıllarında yoklukların içinde yurt dışına yüksek öğrenim görmek üzere ciddi ve özellikle dürüst sınavlarla seçilerek gönderilen kıvılcımların hikayesi anlatılıyor belgeselde; hem kendi ağızlarından hem de projeye öncülük eden Merve Engin'nin üzerinden.

Çoğu küçük köy/kasabalardan gelen milli eğitimin sınavlarıyla seçilen öğrenciler bizzat Atatürk'ün takibi ile yine Atatürk'ün seçtiği alanlarda eğitim almak üzere yurt dışına gönderiliyorlar. Hiçbirisi tek diplomayla dönmüyor. 2. hatta 3. diploma ile geliyorlar ve bir an önce devlete millete yararlı olacakları günün gelmesini isteyerek çalışıyorlar. Okullarını yüksek derecelerle bitiriyorlar. Yokluk içindeki Türkiye Cumhuriyeti her türlü ihtiyaçlarını karşılıyor. Gittiklerinde okullarına kayıtları önceden yapılmış hatta bankaya harçlıkları yatırılmış durumdadır. Benim en çok dikkatimi çeken ve beğendiğim durum ise Atatürk'ün şu sözleriydi: Mutlaka ve mutlaka sanat, spor, lisan vb. sosyal içerikli kurslara katılarak sosyal kimliğinizi, kişiliklerinizi de geliştiriniz.

Tüm millete ulaşması gerektiğini düşündüğüm bu belgesel ile umarım bazı şeyler hatırlanır. 90-100 yaşlarındalar şimdi o öğrenciler arasında hayatta olanlar. Hâlâ çalışma, üretme, öğretme azmiyle dolular. Filmden sonra 3 tanesinin elini sıkma ve teşekkür etme fırsatım oldu ve gözlerindeki o heyecanı, duyguları anlatamam. Kendimi tanıttığım yüksek makine mühendisi olan Tahsin ÖNALP bana sevgiyle meslektaşım diye hitap ederek başarılar diledi.

Yönetmen Göker Göktepe ve görüntü yönetmeni Yusuf Saygı söyleşisi

TV Röportajı yönetmen Göker Göktepe ile

Ayrıca Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'dan çıkan, Kansu Şarman'ın "Türk Promethe'ler: Cumhuriyet'in Öğrencileri Avrupa'da" kitabında bu öğrencilerle ilgili detaylı bilgilere, hayat hikayelerine ulaşmak mümkün.

4 Kasım 2011 Cuma

Uyku Tulumu Sıcaklığı

bu bir lafuma reklamı değildir!




Yıllar önce bir uyku tulumu almıştım. Lafuma marka. O zamanlar çulsuz, fukara bir öğrenci olduğumdan her şeyin ucuz ama kalitelisini bulmaya çalışıyordum tabi. Ama çoğu zaman ikisi aynı anda olmasa da grafikteki mükemmel noktaya yakın olmayı beceriyordum. :)

Bu uyku tulumunu alırken bu tip şeylerin satıldığı çarşıdaki dükkanları gezerken bir dükkandaki müşteri olan dağcı bir adamın uyarısı ve önerisiyle hiçbir işe yaramayacak olan ucuz tulumu bırakıp bu pahalı lafuma'yı alıyordum. Şimdi yazarken hatırladım özelliklerini sayarken çift kişilik de yapabiliyorsun bunu demişti. Yahu o zaman bu saçma bir şeydi tabi. İki tane lafuma birleştircem de yapcam da etcem de .... Uzak şeylerdi bunlar.. Ben onu aldığımdan beri çok sefer kullandım bu tulumu. Her seferinde de iyi ki almışım dedim. Hep kurtardı beni hem yükten hem soğuktan.
Onlarca anı birikti benimle birlikte. İnsanın gezdip gördüğü kadar eşyalarda anılar biriktiyor benim için. Ben sadece kullanmıyorum onları. Onların üzerine sindiriyorum enerjimi, çevrenin de enerjisini. İlerde kahinin, büyücünün biri gelip baktığında "çok güzel şeyler yaşamış, görmüş bu lafuma" der çok büyük olasılıkla. İşte bütün bu ballandırdığım tulum kafamda hep tek kişilikti. Üzerindeki çift kişilik olabilitesini gösteren şekil bile çin yazısı gibiydi gözümde. Bakıp geçtiğin, bir daha görmeyeceğin için gözünün arka tarafına beyninin herhangi bi yerine bile gitmeyen öylesine bi görüntü olmuştur hep.

Bir başkası da lafumasını almış başka şehirde başka hallerde. İki lafuma da habersizdi tabi birbirinden. Belki de hiç aynı kare içerisinde olmayacaklardı yüzyıllar boyunca koca evrende. Asıl güzel olan Adriyatik denizinin orta yerinde birleşeceklerini tahmi bile etmiyorlardı. :)))))

2011 yazı sonlarında Adriyatik denizinin orta yerinde süzülen bir geminin katmanlarından birinde koridor kenarında birleşebildiklerini keşfetti lafumalarımız biricik sevdiceğim Merve'mle. Güzel bir tatil geçirdik akdeniz ülkelerinde. Onun da yazısı gelicek bir ara :)

28 Eylül 2011 Çarşamba

the Doors project



Yıllar önce bir bir repertuvara ekledikçe Doors şarkılarını, aramızda geyiğini yapar olmuştuk "Doors Tribute grubu olucaz lan yakında" diye. İstemiyor da değildik. Yani en azından ben deli gibi istiyordum böylesi bir şeyi.

Zaman geldi geçti bir sürü olay da oldu. Grup dağıldı tekrar kurulur gibi oldu, olduğu gibi kaldı derken bin kere şevk geldi geldiği gibi gitti. Bu süre de büyüdük de azıcık galiba. Okullar bitti. Büyürken metrelik saçımı kestirdim bir ara hatta (acayip rahatlamıştım, doğru zamanda kestirmişim ayrıca).

Orkun'la ayrılma hikayemiz vardı geçen sene bu zamanlardı hatta. Tesadüfe bak yahu, yine bu ay Orkun'la ayrılıyoruz. Bu sefer daha yıkıcı mı oldu yoksa herkes memnun mu zaman gösterecek. Geçen seferkinde üzülmüştüm ama sonradan gördüm ki gereği oymuş. Şimdiki olay için daha da eminim gereğinin bu olduğuna. Hatta belki başlanmaması gereken bir yeniden dönüş, ikinci bahar vs. muhabbetiydi. Görücez. Yeni temiz bir başlangıç var şimdi önümüzde. Biraz blues yapalım :)

Gelelim Doors projemize. Dedim ya yıllardır içimde büyüyen bir proje ayaklarımıza geldi. Hatta Şükrü de klavye ile eşlik edecekti. Böylelikle o gece bizim yere, göğe, uzaya, zamanın ilerisine gerisine ışınlanma gecemiz olacaktı. Düşününce İzmir'de bizden başka bu kadar fazla Doors çalan grup yoktu. Bir Doors gecesinde bizim yer almamız kaçınılmazdı.

Bu eğlencenin yanında bir "proje" başlıktan da görüleceği üzere. Dolayısıyla savsaklamaya gelmez. İş müzik işi de olsa, gözümüz kapalı çalabilir halde de olsak bir ciddiyet, bir sorumluluk gerektiren durum. Hem Doors çalacaksın, hem tüm enstrümanlarıyla çalacaksın. Zaten bileşenlerin kusursuza yakın olması gerekir. Yakışanı budur çünkü. Ama bir çalışmaya herkesin toplanıp da bir kişinin gelicem, yetişicem diyip koca haftasonu daşaklarını yayması ve diğerlerinin zamanını çalıp, hatta bu durumu normal görmesi kabul edilemez bir durum doğrusu. Kusura bakmayın denecek yerde yahu çok insan vardı bırakıp gelemedik denmesi sıçmık durumunu sıvamaktan, perçinlemekten başka bir şey değildir. Hala istekli olmama rağmen (eminim yalnız değilim bu isteklilik konusunda) bu sorumsuzluk üzerine o gece konserde yer almayacağız. Böylece Doors gecesinde Doors'tan birkaç parça çalan ama güzel olduğunu düşündüğüm bir grup sahne alacak. Doors gecesinde Doors çalınmayacak.

Üzgünüm.



Ama bir gün Doors Tribute grubu olarak sahnede olacağım.

16 Mart 2011 Çarşamba

1971: 40 YIL ÖNCEKİ MİSTİK DÖNEM


2011 deyince çok ileri bir tarihmiş gibi geliyor bana. Biraz ürkütücü aslında. 80’ler, 90’lar derken 2000’ler de geçti bitti. Zaman hızlı geçerken eskitiyor da. Ama ısrarla eskimeyecek olan albümler var ki bu sene 40. yıllarını doldurdular ve hâlâ coşkuyla dinlenip yeni kuşaklarca düzenlenmeye devam ediyor o eşsiz müzisyenlerin şarkıları.


Led Zeppelin’in 1971’in sonlarına doğru çıkardıkları albümleri grubun en mistik ve doğal albümlerinden biridir. Tartışmasız albümün hiti olan “Stairway to Heaven” hâlâ bir başyapıttır. En az onun kadar dinleyenleri alıp bir yerlere götüren “Going to California” ve “Battle of Evermore” da bu albümdedir. “Black Dog”, “Rock and Roll” gibi hitler de cabası. O yıllar psychedelic müziğin zirve yaptığı ve sanırım bir daha yaşanmayacak olan bir devrin henüz ortalarıydı.



En başarılı stüdyo albümleri kabul edilen “Who’s Next?” 71’in ortalarında piyasaya çıktığında the Who grubu artık her yerde bilinir hale gelmişti ve çıktıkları konserlerde ortalığı kasıp kavuruyorlardı. Sahne enerjisi en yüksek gruplardan birisidir. Bu enerjileri içlerine sığmaz ve sahne ekipmanlarının kırılıp dökülmesiyle sonuçlanırdı konserler genellikle. İşte 71’in yaramaz çocuklarının hemen her şarkısının mükemmel olduğu albümlerinde yine de “Won’t Get Fooled Again” öne çıkıyor diyebiliriz. Hemen herkesin bir yerlerden bildiği “Behind Blue Eyes” en iyi the Who bestelerinden biridir. “Baba O’riley”, “Bargain” bu fantastik albümü oluşturan şarkılardan bazıları.


Dayanılmaz, inanılmaz sesiyle şarkılarını söylerken dinleyenleri, izleyenleriyle birlikte başka diyarlara uçan “Janis Joplin” ölümünden 3 ay sonra yayınlanan son albümü “Pearl” ile hayranlarına son vedasını ederken bu albümde yer alan “Me and Bobby McGee”, “Mercedes Benz” gibi şarkıları ile haftalarca listelerde üst sıralarda yer aldı. Yaşadığı zamanda olduğu gibi günümüzde de gelmiş geçmiş en iyi kadın blues şarkıcılarından biri olarak kabul edilmektedir.


71 yılı tarihteki ilk metal grubu olarak nitelendirilen “Black Sabbath” grubunun gelmiş geçmiş en iyi rock albümlerinden olan “Paranoid” albümüne de tanıklık etti. Bu albümdeki Osbourne’un feryat eden vokallerinin dehşetli karışımı ile akıcı, sürükleyici gitar rifleri, gümbürdeyen bas tınıları ve coşkulu davul eşliğinde albümü büyük bir ticari başarıya ulaştırırken “War Pigs”, “Iron Man”, “Paranoid” gibi heavy metal klasiklerini ortaya çıkardılar. Paranoid şarkısı aslında albümün sonunda kalan boşluğu doldurmak için müzisyenlerden birinin aklındaki bir melodiyi diğer elemanlarla paylaşması sonucunda ortaya çıkmıştır.


Grup üyelerinin ilkinden sonra yaptığımız en iyi albüm dedikleri “L.A. Woman” aynı zamanda the Doors’un Jim Morrison ile olan son albümüdür. Trajik ölümüyle sevenlerini hüsrana uğratmasından 3 ay önce yayınlanan albümde yer alan “Riders on the Storm” Morrison’un anlattığı mistik hikâyelerden sadece bir tanesidir. “Been down so long”, “Love Her Madly”, “L.A. Woman” 71’e damgasını vuran the Doors klasiklerindendir. Tarihin en mistik, en olaylı, en can alıcı grubunun son albümünde ilk defa bas ve ritm gitar kullanılmıştır.



Belki de en önemli eserin üretildiği yıl olmuştur 1971 “Imagine” ile. John Lennon’ın uzaya gönderilen sinyaller arasında dahi yer alan bu eseri aslında çok basit ama uygulanamaz olan şeyleri anlatıyor insanlığa. O yıl çıkan “Sticky Fingers” şahane Rolling Stones albümlerinden sadece biri. “Aqualung” yine eşsiz bir 71 albümüdür Jethro Tull adlı efsanevi grubun bizlere sunduğu. Mistik devrin mütevazı oyuncularıydı onlar, özlemle anıyoruz her birini. Eminim daha çok uzun yıllar dinlemeye devam edeceğiz, anlamaya çalışacağız.

-----------------------
Bu bir dergi yazısı olacaktı aslında, ama dergi yalan oldu.. Blog yazısı olsun dedim bende :)

Hükümetin Nükleer Sevdası vs. Almanya'daki Nükleer Durum


FULYA CANŞEN
ntvmsnbc


Japonya’da yaşanan nükleer kriz sonrasında nükleer enerjinin güvenilirliğini ve maliyetini yeniden ele alan Avrupa, Türkiye’nin nükleer santral kurma konusundaki ısrarını şaşkınlıkla izliyor.



En eski ve en yeni nesil nükleer reaktörleri gezmiş bir gazeteci olarak söylemeliyim ki, bu teknolojiyle ucuz üretileceği sanılan enerji pahalıya mal oluyor. Hala atık sorununu çözememiş nükleer enerji lobisinin tek derdi eskiyen teknolojiyi mümkün olduğu kadar pahalıya satmak. Aslında büyük yatırımcılar, çevre dostu sermayeyi pay etmekle meşgul.

Alman gazeteleri, Türkiye’de hükümetin nükleer enerji santrali inşaa etmekteki kararlılığını şaşkınlıkla izliyor. Çünkü nükleer enerji santrallerinin çalışma sürelerini daha yeni uzatan Alman hükümeti bile, Japonya’daki felaketin hemen ardından, santrallerin bir kısmının üç ay boyunca kapatılmasına karar verdi.

Açıkçası AK Parti Hükümeti’nin nükleer santral aşkı beş yıl önce Slovakya’daki eski tip, Finlandiya’daki en yeni tip reaktörleri bizzat gezmiş ve görmüş bir gazeteci olarak beni Alman meslektaşlarımdan daha fazla şaşkınlığa uğrattı. Çünkü;

1-Sanayii Almanya kadar gelişmemiş, gecesi gündüzünden daha kısa olan Türkiye’nin enerji ihtiyacı Almanya’nınkinden çok daha az.

2- Türkiye’nin risksiz, çevre dostu, güneş, rüzgar ve hidroenerji kaynakları Almanya’dakinden çok daha fazla.

3- Türkiye’nin konumu itibarı ile doğal gaza erişimi Almanya’dan daha kolay.

4- Almanya çok pahalı bir yatırım olan nükleer santrallerin yapımı için Türkiye’den hem daha fazla sermayeye hem de teknolojiye sahip.

4- Türkiye deprem bölgesi, Almanya değil.

5- Türkiye hem etnik yapısı hem de jeostratejik açıdan Almanya’dan daha fazla terör tehlikesi içerisinde

NÜKLLER SANTRALLER AB MÜZAKERE KONUSU

Bu listeyi uzatmak mümkün. Ama ben öncelikle elimden geldiğince basitleştirerek nükleer enerji piyasasından söz etmek istiyorum.

Sosyalizmin yıkılmasına kadar Rusya nükleer enerji teknolojisinde lider ülke idi. AB’nin son genişleme dalgasına baktığınızda hemen hemen bütün Doğu Avrupa ülkelerinde nükleer santrallerin AB üyelik müzakerelerinde önemli bir yer teşkil ettiğini görüyoruz. Fransa Almanya ve İtalya, bu ülkelerdeki Rus tipi santrallerin kaldırılması için baskı yaparken bir yandan da kendi teknolojilerini nasıl pazarlayacaklarını planladılar.

26 Şubat 2011 Cumartesi

U2 concert @ istanbul 2010



Harika bir konserdi. :)
Konser albümünü dinledikçe yaşıyorum tekrar tekrar.
Büyük bir U2 fanı değildim. Hatta küçük bir fanı da değildim.

Benim meşhur şansım, internette yaptığım saçma ama kazandıran işlerden biriyle yine gülmüştü bana ve U2 konser bileti kazandırmıştı. Eee.. koşarak gittim tabi bende konsere.. Koşarak değilde trenle gittim 10 liraya aldığım doğu ekspresi ya da van gölü ekspresi biletiyle. Kaç saat sürmüştü yol hatırlamıyorum. Bir sürü koşan çocuk vardı vagonda, onlar aklımda yolculukla ilgili. Birde yanıma 1-2 saatliğine oturan farklı farklı insanlar.. Bazıları hikayelerini anlattılar hatta..

Haydarpaşaya çatısı yanmadan önceki son varışımdı. Güzel bir sabah.. 100 m yürüyüp saçamsapan bir şekilde izmir'den bir arkadaşımı (Kübra) görüp dolmuşa atlayıp onlara gidişimiz de saçma ama güzel bir tesadüftü. Güzellikler devam ediyordu. Onlara da değil, onun geçici kaldığı yer. Haa şansım burda biraz acayipleşti. Ama bu normal ben hep ızdırap çekerim bir şeyler kazanırken, elde ederken. Biletim konserden birkaç saat önce ancak elime ulaştı. Bir kere izmir'e bir kere ankara'ya gidip birinde beni izmir'de bulamadığı, ankara'da da adresi bulmayı beceremedikleri için geri dönmüştü çünkü. Tabi bu sürede ben 100lerce kez ajansı aradım, ulaşamayıp kargo şirketlerini bir bir aradım falan filan..


Sonra ulaştım konsere neyseki. Saçma bir yere yapılmış Atatürk Olimpiyat Stadı. Gittiğimde Snow Patrol sahnedeydi. Ne harika bi grupmuş onlar öyle.. Özlediğim etraflarda bulamadığım bir tarz. Onları dinlerken sırtımda çantam elimde biram geziniyorum ortalıklarda kendime daha güzel bir yer bulmak için. Neyseki konsere ulaşım zor olduğu için stad tam dolmamıştı. Derken önümden iki kız geçti sorry diyerek. Ambulans takip eder gibi açtıkları solucan deliğinden takip ettim onları daha güzel bir yer edinmek için. Başardım da :)))
Teşekkür ettim sonra onlara, ne alaka dediler anlattım olayı. Polonyalılarmış. Sonra beraber U2'nun keyfini çıkardık.



Çıkış tam bir fiyaskoydu. Çıkışta toplu taşımaya dair en ufak bir şey yoktu. Binlerce araba iki şeritli çıkış yoluna ulaşıp evlerine gitmeye uğraşıyorlardı. Etrafıma bakındım bir süre ilerledim ve çıkışa yakın arabalardan birine yaklaşıp otostop çektim. Bir çift beni aldı arabasına. Konserin kritiğini yaptık dumanı üstünde hazır. Sandiviçlerini paylaştılar benimle. Bir iki saat oturduk arabada yol açılana kadar. Sonra beni gideceğim yere de bıraktılar.. Bunlar ama öyle birkaç cümlede olmadı tabi.. Hiçbir planım yoktu dönüşle ilgili :) Gideceğim yere nasıl ulaşacağımla hatta orayı nasıl bulacağımla ilgili. O yerin adını bile ilk defa duymuş ve aklımda tutmaya çalışıyorken bile. Kontorum bitmişti internet bankacılığını Selçuk'a anlatıp bana kontor yükletmeye çalışıyordum bi taraftan. SMS ile. Bir ay önce izmir'de ağırladığım CS dünyasından birisinde kaldım.

Muhteşem bir konserdi bütün bunlarla birlikte.

U2 360° Degrees



Baştan sona her anı müziğin keyfine vardım.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Sultan SÜLÜMAN !



"Muhteşem Yüzyıl" eleştiriye açık cesur bir dizi olmuş. Ama çekemeyenlerin eleştirileri komik olmuş. İlk bölümde biraz "the tudors" esinlenmesi sezdim. Saray dışı İstanbul görütüleri azcık daha gerçekçi olsaymış -şöyle bilgisayar tasarımı olduğu belli olmadan en azından- iyi olcakmış.
Sevdim ama. Olurda dizi yayından kaldırılırsa gitsinler cyprus'da yayınlasınlar ulen.

Sapıtmaya da açık gibi geldi bi taraftan. Sapıtmaktan kastım türk diziciliği mantığının oturması. Yani anları dakikalara yaymak, bir cümle replik verip onlarca bakışlar, ifadeler izlettirmek. Durgun, akmayan insanı sıkan bir dizi olmaz umarım. Saray yaşamının ruhunu veriyor ama sanki. Emin adımlarla ve çok kontrollü olarak ilerliyor her şey ve temkinli. Siyasi meselelerin aktarımını merak ediyorum daha çok aslında.



Hürrem'e değinmemek olmaz tabi :)
Hürrem olmuş. Güzelmiş. Oyunculuk da öyle.

19 Kasım 2010 Cuma

bayram harcı

küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden öpüldü yine hemen her tarafta. yaşıtlar napıyor peki bu durumda. hemen söyliyeyim :) kafa tokuşturuyorlar. ankara'da bayram geçirmek böyle bişi işte. ben zaten öpüşmeyi sevmem, toka yapmak neyimize yetmiyor yahu. öpücük özel kalsın, bende kalsın. öyle herkesi öper herkese öptürürsem ne anlamı olacak ama di mi...

bu bayram yine herhangi bir bayram idi. dolmalar sarılmış tatlılar yapılmış hayvanlar kesilmişti. ben bu hayvan kesilmesine karşı değilim çünkü zaten bayram dışında da bu hayvanlar kesiliyor ve biz yiyoruz bunları her daim. n'oluyo da bayramda coşan bi kesim çıkıyor bu konuyla ilgili? neyse asıl beni ilgilendiren kısmı ise hayatımda ilk defa bayramda harçlık vermiş olmam :) evet evet artık ben harçlık verebiliyorum. işe başladım mis gibi :) kuzencağızımı sevindirdim. hiç beklemiyordu çocukcağız :)

24 Ekim 2010 Pazar

revolution



ve ve veeeee... bir dönem kapandı. :) kertenkele gibi kuyruğumu bıraktım ve oradan uzaklaştım. kafam rahatladı. yüküm hafifledi. en acayibi de üniversitenin üzerimde kalan son somut parçalarını da üzerimden atmış oldum.
köklü bir değişim oldu evet ama zamanı gelmiş imiş. kestirince tam olarak emin oldum buna. oh be! kısa saçın keyfini çıkarma zamanı azcıkta :)

21 Ekim 2010 Perşembe

azıcık eğitim be!

''Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir!"

NIETZSCHE



Türkiye 16. büyük ekonomi oluyor.

Türkiye'de ortalama eğitim yılı: 3,5
- Toplam nüfusu sadece 7 milyon olan Azerbaycan'da kitaplar ortalama 100.000 tirajla basılırken, Türkiye'de bu rakam 2000 - 3000 civarında basılmaktadır.

- Gelişmiş ülkelerde kişi başına düşen yıllık kitap alımı, ortalama 100 ABD doları, Türkiye'de ise bu rakam 10 ABD dolarının altındadır.

- Türkiye'de her 100 kişiden sadece 4,5 kişi kitap okuyor.

- Japonya'da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılıyor. Türkiye'de sadece 23 milyon.

- Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu'nda, kitap okuma oranında Türkiye, Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında 86. sırada.

- Japonya'da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa'da 7. Türkiye'de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor.

- Türkiye'de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965'e göre 14 kat arttı. Ama Yüksek Öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1965'in de altında kaldı.

18 Ekim 2010 Pazartesi

her eve lâzım

bi korna alıcam mutfağa. arabalarınkinden daha çok sesi çıkacak. yeter be! mutfakta durulmuyor bazen aşağıdaki arabalar yolda sıkışıp kaldı diye... sıkışmayın ulan yol verin azcık birbirinize. tek akıllı sen misin? öyle geri geri gelirsin işte sik kafalı.



mutfağın bir kaç yerinde olacak tuşu ama korna balkonda olacak. oh mis :) yapıcam bunu

4 Ekim 2010 Pazartesi

"git de çıksın aradan oğlum"

Bugün askerlik şubesine girdim hayatımda ilk kez. Bir arkadaşa bakıp çıkmak için girmiş olmayı dilerdim :) yakında askerim galiba.

Aradan çıksın bakalım hangi aradan çıkıcak :)

Ağzı yırtılasıcalar

"Ya şu izmir'de keyifle dinleyeceğimiz bir rock n roll grubu yok, kalmadı" gibi gibi bir sürü cümle elalemin ağzında. Yırtıcam o ağızları o olacak. :)

Şu yüzden kalmıyor bu gruplar herhangi bir şehirde. Zaten çoğu ünivesite öğrencisi bu müzikle uğraşanların. Ayrıca o kadar çok grup var ki barlarda bedavaya sahne alıyorlar sırf kitle edinmek, tanınmak için. Bu sayı fazla olup bedavacı zihniyet artınca piyasa düştükçe düşüyor. Bu taraf rock n roll'un dışında olan taraf idi. Ama bu doğrudan yansıyor tabi. R'n'R gruplarına da aynı muamele yapılmak istenince barlar tarafından bu gruplar ya hiç sahne almıyor ya da arada bir özel organizasyonlarda sahne alıyor. Çok fazla insan var R'n'R / blues / klasik rock / hard rock / metal müzik yapan ama bazen duygusal(!) sebeplerden piyasanın direttiği müziği yapıyorlar "ek iş" olarak. Trajikomik bir durum malesef.

Şimdi o ağzı yırtılasıcalara diyorum ki madem rock n roll vs. çalınsın istiyorsunuz mekanlarda, meydanlarda, orda burda; sahne aldıklarında destek olacaksın ki devam etsin insanlar sevdikleri müziği icra etmeye, üretmeye. Sen hem desteklemeyip üstüne de beylik laflar edersen, boş masalara çalar bu gruplar, işletme gelmeyin artık iş yapamıyoruz der... vs. vs. bu gruplar bir bir kendi iplerini çekerler işte böyle. Üniversite biter, iş derdine düşer millet. "Eskiden de rock n roll yapardık be" diye konuşurlar en fazla kendi aralarında.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Osmanlı'nın ABD'yi haraca bağlaması


ABD bayrağı taşıyan ilk geminin Cezayir açıklarında Osmanlı donanması tarafından ele geçirilmesinin üzerinden 225 sene geçti. Olayın belgesi Yale Üniversitesi'nin hukuk fakültesi arşivinde ortaya çıktı.
Osmanlı'nın ABD'yi haraca bağladığı belge Türkçe kaleme alınan 22 maddelik anlaşma ABD'nin iki asrı aşkın tarihinde yabancı dille imzalanan tek belge olma özelliği taşıyor.
Yıl 1783...

Avrupa standartlarına göre mütevazı da olsa yeni bir denizci devlet olan ABD denizlerde tek başına bayrak gezdirmeye başlar. Daha 25 Temmuz 1785'te bu yeni bayrağı taşıyan ilk gemi Cezayir açıklarında Osmanlı gemileri tarafından ele geçirilir. Bu gemi Boston Limanı'na bağlı Kaptan Isaak Stevens'ın idaresindeki Maria'dır. Arkasından Philadelphia Limanı'na bağlı Kaptan O'Brien'ın Dauphin'i de aynı akıbete uğrar. 1793 Ekim ve Kasım aylarında 11 ABD gemisi daha Osmanlıların eline geçer...

ABD Kongresi 27 Mart 1794'te Osmanlı denizcilerine karşı koyacak güçte savaş gemileri inşa edilmesi veya satın alınması için Başkan George Washington'a 700 bin altına yakın harcama yetkisi verir. Böylece ABD Osmanlı tehdidi karşısında donanmasının temellerini atmış olur. 5 Eylül 1795'te ABD bu tehdide karşı bir anlaşma yapmayı kabul eder.

Anlaşmaya göre ABD Cezayir'deki esirlerin iadesi ve gerek Atlantik'te gerekse Akdeniz'de ABD sancağı taşıyan hiçbir tekneye dokunulmaması karşılığında 642 bin altın ve yılda 12 bin Osmanlı altını (216 bin dolar) ödemeyi kabul eder. Dili Türkçe olan ve 22 maddeden oluşan anlaşmaya Başkan George Washington ve Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı imza koyar. Böylece ABD yıllık vergiye bağlanmış olur. Bu ABD'nin iki asrı aşkın tarihinde yabancı bir dille imzalanan tek anlaşma olduğu gibi yabancı bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan belgesidir.

ABD'nin 225. yıldönümünde Yale Üniversitesi'nin arşivinde ortaya çıkan belgeye Başkan George Washington ve Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı imza koyar. Belgenin dili 'Original in Turkish' ifadesi ile baştan belirlenir. Tarihi belgenin ortaya koyduğu önemli bir husus da ABD Başkanı George Washington'ın dönemin Sultanı Üçüncü Selim tarafından muhatap görülmemiş olması. Çünkü anlaşma Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı tarafından imzalanır. 22 maddelik anlaşmanın tamamı 'avalon.law.yale.edu/18th_century/bar1795t.asp#1' adresinden incelenebilir.

25 Eylül 2010 Cumartesi

mutluluk = = = yalan




İstediğini vermek lazım insanlara. Mutlu olmaları için ne gerekiyorsa yapmalı. Sevmek gerekir bazen, bazen terslemek gerekir, bazenler artar gider böyle ama en önemlisi yalan istediklerinde yalanı da çekinmeden söylemek gerekir. Bunun eksikliği var bende galiba.

21 Eylül 2010 Salı

PAUSE BLUESKY




sevgilimden ayrılmış gibi hissetmiştim 3 yıl önceki grubum dağıldığında. o da bana birçok şey katmıştı tabi. sonrasında uzunca bir küskünlükten sonra ayaklarımı sağlam basa basa dikilmiştim ve bluesky grubunda bulmuştum kendimi. önceki hepsinden daha planlı, programlı, ciddiyet sahibi bir gruptu. çok güzel zamanlar geçirdik. gergin zamanlar da geçirdik. çok müzisyen değişti bu yüzden zaten. derken stabiliteyi sağlamıştık bir güzel.

bluesky'ın güzel günlerine veda ettik bugünlerde. bu sefer kötü hissetmedim kendimi. yaşanacak olan yaşanır ve kim nasıl istiyorsa öyle yaşar neticede. kimseyi tutamam kimsenin de beni tutmayacağı gibi. ben PAUSE dedim, başkası da kendine göre yorumlayabilir.

eğlendirdiğimizden çok eğlendik, çok çok eğlendik :) teşekkür demek gerek yine de herkeslere.

(resim "http://cizgigunluk.blogspot.com/" blogundan alıntıdır.)

19 Eylül 2010 Pazar

dördüncü

Sevgili dördüncü şahıs. Seni ivedi biçimde aramıza bekliyoruz. Yokluğun iyice hissedilmeye başlandı tarafımdan bugünlerde ona göre. Bu akşam yine çok andık seni yemekte. Bu sefer altı kişilik yaptım yemeği(selçukla ben ikişer kişilik yedik). Bakalım ne zaman geliceksin.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Duyular




sadece bir çeşit ses çıkarabilseydik. havlamak gibi, ya da öğürmek ya da bambaşka acayip bir ses. hayat daha kolay olurdu sanki. koklaşırdık bolbol, konuşup işleri zorlaştırmazdık. aynı dili konuşmamıza rağmen anlaşamıyoruz çoğu zaman. koklamak iyidir o yüzden. daha çok seviştirir de.

bir de iki kulak bir ağız olayı var. konuşmaktan çok dinlemek gerek o yüzden. ama dinlemeden konuşuyoruz zaten.

bir görme duyusu da parmaklarımızın ucunda olsaydı ne rahat olurdu :) işaret parmağımızda sadece. diğerleriyle dokunmak yeterdi. zaten değişik bir mekanizma geliştirirdi vücudumuz. dokunmadan duramaz çünkü.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

imal II boku

kalleş süleyman, sen mi büyüksün ben mi ulan:))) nihayet geçtim şu lanet dersi ve mezun oldum..
sittin attın beni bunca zaman, psikolojim de bozuldu. ama nihayet üzerimden kalktın gittin pislik herif.